Saatler 00:45’i gösterirken Adana’nın gettosu sayılabilecek Kocavezir’de, Şırdancılar Bulvarında gastrohunt başlamıştı. Sanırım pek çok Türk için “Guilty Pleasure” diyebileceğim şırdanın peşinden birkaç dükkana uğrayacaktım.

Önce en popülerine, Bedo’ya girdim, kaynayan tencerelerin içerisinden sanki birazdan canlanacakmış gibi çıkan şırdanlardan küçük ama “taneli “ diye ayrılabilen yani içerisindeki pirinci daha diri olanlardan bir tane seçtim. Bir sinirim organı olan şırdanı salçalı pilavla doldurduktan sonra doldurulan yeri dikip pişirme fikri kime aitse şükrettiğim anlardandı ama bir şeylerin eksik olduğunu fark ettim. Sanki bu şırdan sert gibiydi.

Ardından az ilerideki Kemal’e uğradım, hem daha salçalı hem daha yumuşak olan şırdanı kesinlikle Bedo’dan daha iyiydi ama efsaneye kadar beklemeliydim. Birkaç çay içtim, vakit öldürdüm.

01:45 sularında Bedo’ya geri yürürken efsanenin gecekondu dükkanını koyduğu yere gelen diğer şırdan müptelalarıyla birlikte onu bekledim. Herkes “02:00 geçirmez, mutlaka gelir” diyordu… Geldi de. Şırdancı Naci Baba 02:00’da aracından önce sandalyelerini, sonra masasını indirdi. Bir taraftan müşterileri sönük ampulleri döndürüp yaktı ve şov başladı. “Bana 50 şırdan, 20 kırkat! 15 şırdan ver baba, yapraklı olsun! Taneli usta, taneli!” Hayatımda yaşadığım en garip yemek deneyimlerinden biriydi, resmen bir şehir efsanesiyle tanışma fırsatına erişmiştim. Kuzu şırdanından yaptığı şey, bugüne kadar yediklerimi sorgulamama sebep oldu.

Özetleyecek olursak, Naci Baba’da şırdan yemeden “Ben şırdan yedim.” demeyin. Sushi – Jiro bağlantısı neyse, Şırdan – Naci Baba bağlantısı da benim için artık aynıdır.